29 Aralık 2011 Perşembe

Gün Bu Gün'dür




Çocukluktan gelen bir durum bu, biliyorum. Annemin üst üste giysiler giydirdiği o soğuk mevsimler nedeniyle alışmış ruhum, üzerimdeki  ağırlıklara. Sanki; bir kat çıktığında üzerimden, hemen üşüyecekmiş gibi ürkek bir ruh hali içerisinde geçmiş yıllar, farkında olmadan. Oysa, üzerinizdekileri atmak hafifliktir.  Belki de bir kat yeterlidir ısınmanıza. Diğerleri gereksiz bir ağırlıktır, belki de.  Bu durumu o an anlayamıyorsunuz tabi, çocuk aklınızla. Ama büyüdüğünüzde..işte o zaman çanlar çalmaya başlıyor içinizdeki mabedinizde. Bir ulvi ses yükseliyor güneşin doğduğu saatlerde ve siz ansızın gözünüzü açtığınızda sabaha,  karşınızdaki  koltukta duran kıyafetlerinizin, üzerinizden sıyrılmış ağırlıklar olmasını diliyorsunuz  gizli bir  yakarışla.
Gün, üzerinizdeki ağırlıkların tek tek çıkartılarak  ve hafifleyerek yaşamanız gereken gündür.
Ruhunuz a  bir karabasan gibi çöküp, elinizi kolunuzu bağlayan  tüm kötü ruhlardan arınıp , sabahın ilk ışıklarında ve yankılanan tınısında kendinizi tekrar bulmak günüdür.

Odanızın penceresini açtığınızda yüzünüze vuran serinlik, geleceğin tılsımlı nefesidir.Ve sizi alır götürür, bambaşka topraklara.
Arınma zamanıdır şimdi.
Yeni yıla, ağırlıklarımızdan kurtularak girmek zamanıdır.
Yeniden doğmuşçasına, o saflıkta ve mutlulukla…

22 Aralık 2011 Perşembe

Enerji Girdabı/Işık



Günlerdir, bir enerji girdabında dönüp duruyorum sanki.
Hani,  iç içe girmiş halkaların dönüp durduğu o görüntü gibi… 
 Yok, bu durum öyle mide bulandırıcı, ya da hafızamı allak bullak eden bir dönme değil.
 Aksine,  döndükçe , üzerimdeki yükleri , aklımdaki  gereksiz kalıntıları söküp atan, ruhumu temizleyen sihirli bir girdap sanki.
Güzel bir şey yani…

16 Aralık 2011 Cuma

Bir "Melek" Gördüm...





Bir melek  gördüm…
Ortaköy'ün sabah ve akşam iş çıkışı saatlerine denk gelen iç içe girmiş trafiğine , her sabah ve akşam Beşiktaş iskelesine ya da ofise kadar uzayan yol boyunca yürüyerek karşı duruyorum. Sabahları ve akşamları yaptığım bu yürüyüşler sırasında,  yaşadığım şehir,  unutulan yanlarını kulağıma fısıldarcasına hep bir konuşma halinde oluyor benimle.   
Yaz başlarında yaşadığım kaza üzerine  oluşan bileğimin hemen üzerindeki kırık nedeniyle, yürüyüşlerim zaman zaman  acı verse de, yine de aksatmadan şehrin ışıkları eşliğinde  ya da güneşin ışıklarını düşürmeye başladığı sabah saatlerinde yürüyüşlerime devam ediyorum.  Bu sırada, hafta içi  her sabah karşı yakadan izlediğim Çırağan Sarayı, yol boyunca uzanan muhteşem duvarları ile yol arkadaşım oluyor sessizce . Ağaçların eşlik ettiği yol boyunca uzanan duvarlarına  ve özellikle yılbaşı nedeniyle özenilmiş güzelliğine hayran kalmamak mümkün değil. Geçmişe kısa yolculuklar yapıp, sarayda yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu düşünüyorum bazen, bir çocuk gibi. Diğer yandan Denizcilik  Meslek Lisesinin önünden geçerken sabah sporu yapan ya da basketbol oynayan öğrencileri gördüğümde, sahip oldukları  enerjilerine hayran kalıyorum. Ve daha bir çok şeye…
Dün akşam yine iş çıkışı ana yola uzanan kaldırımda yürürken, bütün gün süren baş ağrım ve ara ara sızlayan bileğimdeki kırık nedeniyle ani bir kararla taksiye binmek istedim. Aslında, ben yürürken hemen yanımda beliren ve  ağır ağır ilerleyen boş taksiyi görünce  yürüme fikrim aniden “taksiye atla Mel şeklinde” değiştirdi kendini.  Durdurduğum taksinin orta yaşın üzerindeki şoförü ile   günah çıkarır gibi “yakın mesafe ama” tadında kısa bir sohbet sonrasında taksiye  bindiğimde , ilk dikkatimi çeken içerideki mistik koku oldu.

 Genzimi yakan koku  eşliğinde bindiğim taksinin camından  trafiğe takılan araçları  izlerken,  kendi kendime içsel bir serzenişe geçiyorum:  “Yahu yürüsen aynı hızda gidecektin zaten, ne diye bindin şimdi bu taksiye..Bir  de bu ağır koku  tüm gün süren baş ağrını kaça katlayacak şimdi kim bilir” diye şoförün arkasından konuşup duruyorum kendimle.
Arkasından konuşulduğunu hissetmiş gibi davranan şoför sessizliğin içinde  tok bir sesle “38 numara mı ayakkabı  giyiyorsunuz” diyerek o an nasıl cevap vereceğimi bilemediğim bir soruyla bölüyor düşüncelerimi.  Bu soru karşısında evet ya da hayır demekle ben ne kaybederim ya da o  alacağı cevapla ne kazanırı hiçbir şekilde bilemesem de “hayır..37” diyerek, doğruyu söylemekten yana kullanıyorum şansımı. Aslında bileğimdeki kırık ve etrafında hala tam olarak inmemiş olan ödem nedeniyle bu sene içerisinde ömrü hayatımda ilk kez 1 ya da 2 çift 38 numara ayakkabı aldığımı düşündüysem de bunu tabi ki taksi şoförüyle paylaşmıyorum. Aldığı cevap karşısında susan şoföre bir süre sessizce eşlik ettikten sonra,   “neden sordunuz bunu” diyerek meraklı gözlerle bakıyorum.
Aldığım cevap;
“Tek yıldızlısın sen…” oluyor...
 Bu cevap üzerine taksinin içindeki o mistik koku genzimi daha çok yakmaya ve yüzüme hiçbir şekilde bakmadan  konuşan Şoförü daha çok merak etmeme neden oluyor. Hemen ardından verdiği sirke ve tuzu içeren tariflerle ruhumu hafifletecek  çözümü de yapması ve  bütün bunlar yetmezmiş  gibi, ısrarla, söylediği bu tarifleri  en kısa zamanda uygulamam gerektiğini vurgulaması o an benim için şaşkınlıktan öte bir hal alıyor.
“Sağ avuç içini gösterir misin”  diyerek gizemli sözlerine devam ettiğinde   içimdeki ses şaşkınlıktan sukuta yelken açıyor artık. Işığa doğru tutmamı istediği avucumun içine baktıktan sonra  ( evet ,  kendimin bile kendine şaşırdığı bir itaatkar tavırla söylediği şekilde avucumu dikiz aynasına doğru çevirdim)  söyledikleri ve sonrasında kalbime , çevremdeki kişilere ve ruhuma ilişkin yorumlarıyla, 10 dakikalık taksi yolculuğunda beni sayısız derecede şaşırtarak, bu kısacık yolculuğu zihnimde bambaşka yerlere götürüyor.

...
Taksiden indiğimde ne düşüneceğimi bilemez haldeydim. Yıllarca çevremde oluşan ve zamanla yok olan yada bambaşka şekillere bürünen onca insana anlatamamışken kendimi, hayatımda ilk defa gördüğüm ve bir daha göremeyeceğim, hiç tanımadığım bu adam, son yıllarda ve ozellikle son  günlerde  aklımdan geçen ve yaşadıklarım sonucunda sorguladığım bir çok derinliği birkaç cümleyle anlattı bana.
Taksiden inerken  söylediği  “Allah a emanet ol” sözleri  ve ses tonu hala aklımda.
 Avucumun içine baktıktan sonra anlattıklarını, buraya yazmasam da her zaman aklımda olacak.
Hayatın sert virajlarında kendimi sorgulamama sebep olan ve zaman zaman  herkese ve herşeye karşı güvenimi yerle bir eden olaylar yaşadığımda, karşıma çıkan bu ve benzeri bir kaç insan  ve  gizemli sözleri, doğru yolda olduğumu anlattılar her zaman bana.
 Aksinin olması için ya kalbimi ya da ruhumu söküp atmam gerek zaten…
İnsan kılığına girmiş “bir melek gördüm” dün akşam…

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kahve Bahane/Sonbahar


iki kelime yetiyor seni seven kalbi kırmaya sonra roman yazsan ne fayda iki adımda geçiyorsun yalnızlık denen tarafa sonra dağlar aşsan ne fayda. ...


Bir insan kaç yeteneği  birleştirebilir tek bünyede ve kaç  farklı görsellikle  yaşar bu fani dünyayı. Bir çok insan var bu şekilde tanıdığım –tanımadığım biliyorum ama söylemek istediğim çok farklı bir şey.
Elbette ki bir insan zaman içinde bir çok değişik kalıba sokabilir kendini. Saçını kestirir, uzatır, boyatır.  Kılık kıyafette modaya uygun birkaç atraksiyon yapabilir. Ya da ne bileyim, gözüne lens takar birden masmavi bakar dünyaya ya da yeşil. Bir gün mor giyer bir ertesi gün karalara bürünebilir.
Bahsettiğim bu değil.
Bahsettiğim;  “İncir Reçeli” filminde izlediğimde de aynı şeyi düşündürten Halil Sezai nin , hayatın içinde karşıma çıkan karelerde  her seferinde bambaşka “özellikte” olması. Uzun süredir   Türkmax de fırsat buldukça  zevkle  izlediğim “Kahve Bahane ” adlı sitcom da beni her haliyle güldüren bir yetenek olması dışında , yeni çıkan "Seni Beklerken" adlı müzik albümüyle de bünyemde oluşturduğu şaşkınlığı son günlerde  üçe beşe katlamış durumda.
Bu sabah bir çok kez dinlediğim “Sonbahar” ve “Paramparça” isimli şarkıları ile birlikte yine hayranlık katsayımı arttırmış olup, konuyu sizlere kadar taşımamı sağlamıştır.
Yeni bir yüz olmadığını söylemekle birlikte,  gündeme getirmekten büyük bir keyif aldığımı tekrar tekrar belirtmek istiyorum.
İzleyelim:


25 Kasım 2011 Cuma

"Uykusuz" ve "Şans Şımarığı"


Ahmet le henüz dünya evine girmediğimiz ama, her Allah ın günü iş çıkışı buluştuğumuz günlerde,  haftalık mizah dergilerini, özellikle Limon (sonrasında Leman ve Lemanyak olan) alır ve bir poşet dolusu kurabiye(ne güzellerdi )  ve çay eşliğinde Kadıköy sahilindeki tek çay bahçesinde oturup yerken güle oynaya  okurduk.  Çizdiğim resmin  çok masum göründüğünün farkındayım. Ama öyleydi valla…
Şu an bile gülümseyerek (üzerinden 15 yıl geçti su gibi) hatırladığım o günleri sonrasında da hayatın gailesi( enteresan bi kelime ama anlamlı valla)  içerisinde aksaklıklara uğratsak da, yine elimiz bir şekilde  mizah dergilerine gider. Dün akşam Serra çantamın içinde Uykusuz dergisini gördüğünde kahkaha atarak, “anne karikatür dergisi mi okuyorsun sen “ diyerek  “ yuh anne”  tepkisini farklı şekilde verdi. “Bayılırım” dediğimde kahkahası ikiye katlanarak, şaka yaptığımı sansa da, ben oldukça ciddiydim.
Bu sabah aynı derginin, son derece  eğlenceli ve bir o kadar da ülke yaralarına parmak basan köşe yazılarını okurken  nasıl keyiflendiğimi;   karşımda oturan son derece iyi giyimli, süslü püslü hatunun  kendi asil duruşunun aksine,  Cuma günü konseptine  uygun giyim seçenekleri yaptığımdan paçoza yakın sade görüntümün dışında (eminim o da dikkatini çekmiştir, bir bana bak bir de şuna bak ne harikayım ben diyerek) benim sürekli sırıtan yüz ifademe donuk  donuk  bakarken  ara sıra “manyak mısın sen” bakışı atışından çok net anlaşılıyordu.  Oysa ben de ona “ne var, sen de ne kadar sıkıcısın” gibilerinden bakabilirdim, ama muhatap olmadım, dersem yalan olur. Hiç öyle kötü şeyler düşünmedim.
Barış Uygur’ un “akıl fikir kutusunu”  ve  Fırat Budacı’ nın “kendimi durduracak değilim”  köşelerini ve yazılarını okurken aklımdan geçen tek düşüncenin “insanın bu kafada arkadaşları olmalı, şu yalan dünyada” olduğunu söylemek  istiyorum.  Mesela bir ara  Geniş Aile dizisinde Zekeriya karakteri için ciddi ciddi böyle düşündüğümü de söylemek isterim. Bu arada karşımda oturan dünya harikası!!! Kadına bakış fırlatıp, Allah bunlardan korusun beni şeklinde düşüncelere de hafiften dalmış olabilirim. Sanki oldu öyle bir  şey, tam hatırlamıyorum.
Her şeye rağmen, eğlenmeyi becerebilen ve pozitif enerji akımına neden olabilecek hal ve tavırlar sergileyen insanlar varken  dünyada,  seçimlerimizi  tam da bu kafadaki insanlardan yana yapmalıyız diye düşünüyorum. Ama yanlış anlaşılmasın tabi,  her zaman eller havada  şeklinde gezmek anlamında demiyorum bunu. Sosyal sorunlara ait tespitleri ya da kendi şahsına münhasır acılarını bile gerektiğinde mizah dürtüsü içerisinde paylaşabilmeli insan. Hem stres her hastalığın başı değil mi? Niye geriyorsun ki şimdi sen beni?  Kendini hapsettiği  “Küçük Emrah” tiplemesinin farkında olmayan bir çok insanın artık kendini toparlaması gerektiğini ve “evladım senin annen de var, baban da..yediğin önünde yemediğin ardında ..derdin ne?aşk mı..yok bebişim böyle duygular, var diyenlere de  öyle saf saf inanıp, ama ben niye bulamıyorum” düşünceleriyle  cebelleşip durmaması gerektiğini naçizane tespitlerimle hatırlatmak istiyorum. 
Kopmak lazım arada sırada.  Ben Serdar Ortaç dinlemem aga “ derken, ipoduna tüm şarkılarını yükleyip, klasik müzik dinliyorum tadında cool bir tavırla hayatını sürdüren insanlar gibi sahte bakmamalı  hayata. Ya da “dizi izlemem ben, hiç işim olmaz “  derken arka planda “Fatmagülün suçu ne harbiden ya? Kuzey  evlendi mi acaba Simayla? Tuh ya aynı anda iki güzel dizi, napsam  birini kayıt mı etsem?” diye bünyesi içerisinde  düşünce fırtınaları yaşayan  yurdum insanının kendine bile itiraf edemediği  düşünceleri, bir başkasıyla paylaşıp güncel komedi oluşturmasını beklememek lazım. Ayrıca dizi izlememeyi ilke edinmiş kültür abidesi insanların akşam vakitlerini nasıl geçirdiklerini de çok merak ediyorum valla.. Her gün mü dışarı çıkıyorsun be arkadaş..Her gün mü işin var da,  deli gibi çalışıyorsun…Okumadığın kitap mı kaldı, nedir bu kadar yani? Loş ışıkta müzik dinleyip şiir mi yazıyorsun, her gece her gece ? E ne olmuş, biz de yapıyoruz bunları. Yapıyor ama aynı zamanda hayatı da yakalıyoruz bir taraflarından bir şekilde. Çok marifetliyim değil mi? Yok bunu demek istemedim de, izleyin dizi mizi ya.. Onlarda da çok hikaye var, herkesin göremeyeceği.

 Belki,  sizin herkes tarafından  görünmeyen yanlarınız gibi bir şeydir bu da. Biri fark eder de, umulmadık bir mutluluk yaşarsın an itibariyle...
Yüzünde iki gülümseme oluşturabilen insanlara gülümsemeli ısrarla. Aksini yapanlara,  bir Ajda Pekkan özlü sözüyle “pılımı pırtımı toplar, çeker giderim” edasıyla yaklaşmalı ve verdiğin tavizlerle onu/onları  “şans şımarığı” yapmamalı.
Bir dost.

22 Kasım 2011 Salı

Eski Dost




Üsküdar ın sabah saatlerine yaklaşık 20 yıldır aşina olmama rağmen, yine de denizi her  gördüğümde, bu sahneyi ilk kez görüyormuşum gibi,  yeniliyor kendini gözlerimde.


Sevdiğiniz bir insana bakmak gibi bir hal bu. Hiç bıkmadan her gün yeniden sevebiliyorsunuz, kayıtsızca.  Belki de sırf bu yüzden yıllardır inatla araba kullanmıyor ve Avrupa yakasına martılar ve deniz eşliğinde geçiyorum.
Bu sabah, eski bir dostun yüzü keyfime keyif ekledi. Yok hayır, o beni görmedi. Ama ben onu birkaç saniyelik süre içerisinde görerek , bir çok anıyı tazeledim kendi içimde. Yaşça bizden küçük olmasına rağmen  aynı dönemi paylaştığımız zaman içerisinde özellikle bana katmış olduğu keyif bambaşkaydı. Servisten indikten sonra yürüdüğümüz kısa yol süresince gülmekten karnıma ağrılar girdiğini bugün gibi hatırlıyorum. Sakin duruşuna rağmen, yaptığı  esprileri bu sabah tekrar hatırlayarak kendi kendime yol boyunca gülümsememe neden olan bu tesadüfü gerçekten çok sevdim.


Hayatınızın bir yerlerinde size dostluğuyla ya da varlığıyla eşlik eden insanlardan bir çok nedenlerle ayrı düştüğünüzde, aklınızda kalan resim onların son halleridir.  Bu nedenle yıllar sonra karşımıza çıktıklarında ve o son resmi göremediğimizde , aklımızdan geçen ilk şey, saçlarının ne kadar ağardığı, yüzündeki izlerin ne kadar belirginleştiği, gözlerindeki yorgunluğu  olur.
İnsanoğlunun  bugün var, yarın yok gerçeğinden yola çıkarak; saçların, yüzün ve  boyun/pozun değişmesi bir yana, gözlerindeki bakışın ve sözlerindeki içtenliğin yok olması,  bir insanın gerçekten yok olduğu andır diye düşünmüşümdür her zaman.


Sabah gördüğüm yüzde,  saçlarının  kırlaşması dikkatimi çeken ilk şey olmadı.
Karşısında duran bayanın yanağından öperken gülümsediği  gözleri , iki dakika sonra yapacağı esprinin hazırlığı içerisindeydi. Ve benim yüzümü gülümseten de, tam olarak işte buydu.


Ertan a sevgilerleJ

20 Kasım 2011 Pazar

Şafak Vakti



Hayatın içinde bulunan  satır araları ve benim bunları fark etme şeklim, sahip olduğum en büyük hazinelerimden biridir. Bunu kendimi övmek anlamında söylemiyorum. Ancak, sahip olduğum bu değeri  hafife alacak kadar da alçak gönüllü olamayacağım. Netekim alçak gönüllü davranışlar sergilediğimde, alçak(ca) düşüncelere sahip olan ruhlara meze olduğum zamanlar, anılarımın arasında yeterince mevcuttur.


Neyse,  konu bu değil aslında.


Uzun süre tepki gösterip, çevremdeki 20-30 yaş arasında bulunan topluluğun ısrarla okuduğu "Alacakaranlık" serisini, düşüncelerimin dar bir sokakta sıkışıp kaldığı ve tam tersi bir dünyaya özlemle baktığı dönemlerde, ilaç niyetine kullanmıştım. Bir solukta bitirdiğim sayfaların ardından "vay be, güzelmiş aslında" yorumunu kendi kendime bir itiraf şeklinde söylediğimi de gizlemek istemiyorum.  "Sonsuzluk"  kelimesinin  tanımını yapan ve bu tanımın içini, tüm imkansızlıklara rağmen, ama yine de tüm  imkansızlıklıkları , imkanlı hale getirerek yaşayan iki ruhun karşısında etkilenmiyor değilsiniz. Hepimizin sadece güzel bir kaç  cümle kurmak için  arsızca tükettiği " sonsuzluk " kelimesinin Türk filmlerinde yaşanan versiyonları gibi "sus ve ömrünün sonuna kadar bekle" algısından da uzak olduğunu görmek ayrı bir etkilenme alanı oluşturuyor benim ruhumda.


Sadece bir senaryo ve "hayal ürünü" olduğunu elbetteki biliyorum.
Bunun yanında gerçek sandığımız "yaşamın" da, "hayal ürünü"  olduğunu bildiğim gibi.


Sık aralıklarla düşündüğüm sorulardan biridir ; 
"Hayal ve gerçek arasındaki ince çizgiyi korumayı/yaşamayı,  ne için/kim için göze alırdınız?" sorusu...Bıçak sırtı tadında bir sorudur bu aslında. Hiç kimsenin anlayamayacağı bir bakış açısıdır. Anladığını düşündüğünüz kişilerin bile,  zaman içinde kendini un ufak ettiği bir durumdur.


Cevap belki de filmin satır aralarında gezinirken altını çizdiğim , aşağıdaki cümlelerdedir...kim bilir?




"Eğer, senin kim olduğunu görebilen ve buna rağmen seni kabul eden ve olduğun kişi olarak kalmana izin verecek o kişiyi bulabilirsen, çok şanslısın."




Şanslı insanlardan biri olmanız dileğimle....

14 Kasım 2011 Pazartesi

"Pazarlık"





Yine bir oyuncak alışverişinin ardından "anne, sen çok iyi kalplisin" şeklinde yağ çeken kızlarıma Arabanın ön koltuğundan arka koltuğuna doğru seslenerek;
“Bakın, bayram paralarınızla istediğiniz oyuncaklar alındı. Artık size ait paralar bitti. Herhangi bir durum için benimle pazarlık yapmayın,  kızarım heee !!”   dedikten sonra  


“Pazarlık ne anne?”  diye arka koltuktan gayet sakin tonda söylenmiş bir çocuk sorusu  geldi…
İtiraf ediyorum ki; Aslında bu bloğu açmam da, bu konuşmanın peşi sıra oldu.


Çoğu zaman anlar içinde yaşadıklarım veya duyduklarım  ya da söylediklerimle ilgili, sayfalar boyu yazılar yazmak geçiyor  aklımdan.  Vera’nın sorusu  üzerine ; yine kendi kendimle konuşmaya başladığımı fark ettiğimde,  dedim ki  kendime; bu böyle olmayacak. Bu nedenle; denemeler  ve roman çalışması üzerine açtığım bloglarımdan  farklı olarak bir çok  arkadaşımın da zaman zaman söylediği gibi, güncel konulara dair aklımdakileri kaleme almam gerektiği düşüncesini , eyleme dökme kararı aldım.
Neden- sonuç ilişkisine hafiften de olsa değindikten sonra, kaldığım yerden “pazarlık” konusuna devam etmek istiyorum.


Ne yazık ki, hayatın içinde  pek çok konuda - hem de kendi kendmize- pazarlık yapıyoruz. Sadece maddi açıdan bakmıyorum  olaya. Hatta o açıdan hiç bakmıyorum desem, yeridir. Bir ayakkabı  ya da çanta alırken yaptığımız pazarlıktan bahsetmiyorum. O konudaki  pazarlıklarımızı artık taksitli hayatlar yaşamaya başladığımız son yıllarda, çok da önemsemediğimizi biliyorum.
Ama ya duygularımızda? Yapmayı istediğimiz iyiliklerde? Güzelliklerde?  Sevdiğimiz insanları mutlu edeceğini bildiğimiz hareketleri yapacağımız sırada? Barışta? Dostlukta?Varlıkta, yoklukta? Ve hatta en önemlisi kendimizi mutle edebilecek olaylarda, durumlarda, hep bir pazarlık içinde değil miyiz?


"O yaparsa, yaparım.. O söylerse , söylerim.. O da giderse, giderim.. O bana ne yaptı ki ben yapayım? O ne kadar anladı ki beni, ben de onu anlamaya çalışayım? Bana aldığı hediye neydi ki, ben onu sevindirecek  hediye alayım? Önce o yensin egosu nu , bana ne? O gelsin ayağıma, ben haksız olsam da? Hem niye haksız olayım ki? "
O kadar gereksiz pazarlıklar yapıyoruz ki, kendi kendimizle. Savaşımız hep başkasıyla sanıyoruz . Oysa savaş hep içimizde ki egomuzla.


Evet bu aralar bazı konularda biraz takıntılıyım. Çünkü kader bana şu son birkaç yılda pek çok örnek yaşattı “egolu insan” üzerine. Bir yıl içerisinde, doğum-ölüm-hastalık-başarı-hayali gerçekleştirme ve hayal kırıklığı yaşama  gibi bir çok süreci yaşattı.  Bütün bunların sonucunda anladım ki, karşıma çıkan, ya da zaten yakınımda bulunan  sevenlerim(!) ve sevdiklerim, pazarlıktan öte bir şeyle yaşamıyorlar kendi içlerinde.


Oysa çıkış yolu karşımızdakinin içi kadar değil de, kendi içimiz kadar olabilseydi çok daha büyük zenginliklerimiz olacak ve hatta yaşam içinde biriktirdiğimiz anıların çok daha fazla anlamı olacaktı. Yap(a)mıyoruz ne yazık ki bunu.


 Ve ne yazık ki, kendi içsel zenginliklerimizin, karşımızdaki kişinin içsel  yoksulluğunda  yok olup gitmesine izin veriyoruz. Ve böylece sadece “onlar  kadar”  olabiliyoruz.


Bu arada kızlarımla olan pazarlıkta her zamanki gibi kaybeden taraf ben oldum.


Şu an evimizde yavru bir “hamster” ımız var...J



10 Kasım 2011 Perşembe

SAFTİRİK RUHU(M)!



Bugün her zamanki  gibi evden çıkarken, içten içe  güne  dair temennilerimi sıraladığım sırada, aklımdan geçen bir kısım cümle gerçekten dikkat çekiciydi. İnsanın kendi duaları sırasında, kendi isteklerinin dikkat çekmesi  ne kadar mümkün olabilir ki demeyin. Mümkün..Özellikle size bunları düşündürtebilecek ruhlar varsa çevrenizde ve siz onları yok saymak gibi sıradan bir çözümle bakamıyorsanız duruma  (e sonuçta insanız), dualarınızda ya da temennilerinizde onlar gibi olmak istemediğinizi , ruhunuzu korumak adına dileyebiliyorsunuz.
Ellerinden düşmeyen kitaplarda  “insana”, “ilişkilere” ve hatta “egolarına” dair okudukları satırları, hayatlarının içine monte edemeyen insanlara karşı şiddetli bir antipati duyuyorum. Ne bileyim insan karşısındakini kitaba gömülü bir şekilde gördüğünde yada elinde çantasında her daim bir kitap olduğunu fark ettiğinde, istiyor ki o insanda okumayanlardan farklı olarak  bir “ışık” olsun, bir “ruh” olsun…


Örneğin Elif Şafak ın “AŞK”  kitabı hakkında “aaaa süperdiii! İnsanın maneviyatını besliyor resmen, Şems ve Mevlana’nın sözleriyle ruhum arındı inanmazsın..o ne güzel bir aşk öyle!”  gibi ve benzeri ulvi yorumlar yapan insanların, dostluk  ve ya aşk namına hayatta besledikleri hiçbir ilişkisi olmaması ne kadar acayiptir oysa. Ya da felsefe, psikoloji kitaplarına gömüldüğü halde şişik egosuyla burnundan kıl aldırmayan, ya da gerçekten hiçbir şekilde besleyemediği zayıf karakterinin farkında olmadan karşısındakine yine aynı  şişik egosuyla saldıran bir takım kayıp ruhların da hayatın içinde karşıma çıkması kaderin bir cilvesi midir, bilmiyorum.


Küçükken aile içindeki lakaplarımdan biri de “SAFTİRİK” di. Tuhaftır ki bir süredir  7 yaşındaki kızım  da son dönemin en top serilerinden olan   “Greg’in Günlüğü/Saftirik” serisini okuyarak tamamladı. Odasında renk renk Saftirik kitabı mevcut. Bu da kaderin bana başka bir oyunu. Kendimi unutmamam gerektiğini söyleyen hatta “küçükken neysen, hala osun kızıım” dedirten bir işaret diye düşünüyorum. Bana küçüklüğümü dibine kadar hatırlatan bir kitap ismi olmak dışında bugüne dair öfkelerimi de kitabın ismine dair yaptığım açıklamada su yüzüne çıkartma şansı verdi resmen.
Kuzenleriyle bir arada kitapları yetmezmiş gibi bir de CD sini seyrederken, yanlarına gidiyorum.


-         Kızlar! Saftirik ne demek, biliyor musunuz?
      -          Eveeeeeeet!!!
      -          Ne peki?
      -          SALAK! Demek..


O an elime geçen her türlü nesneyi çocuk olmalarına ve şiddete şiddetle karşı olmama rağmen bulundukları tarafa doğru fırlatasım ve o darbeyle  akıllarını başlarına getiresim gelmiyor değil…Ama maalesef modern anne /yenge/teyze bilimum kadın sıfatıyla orada bulunduğumdan sadece hafifçe gülümsüyorum ve içimdeki  - tepkilerini çok da kontrol edemeyen -Mel i  sarı saçlarından okşayarak (küçükken sapsarıydı valla) sakinleştiriyorum. Yine de ağzımdan çıkan kelimenin şiddetiyle gözlerini açarak dinliyorlar beni.
          -          DEĞİL!!!


Bu cevap aslında yıllardır içimde biriken ve çok sık aralıklarla hayatımdaki herkese karşı kullandığım tüm iyi niyetimin “salaklık” olmadığına karşı vermek istediğim tepkimin sonucuydu. Tabi o an o küçücük sevimli yüzlere terapim geldi muamelesi  yapamayacaktım. O nedenle derin bir nefes alarak;


-          Saftirik, iyi niyet besleyen , kurnazca düşünmeyen hatta biraz fazla bir şekilde içi dışında olan kişiler için kullanılır yavrucuklarım dedim sadece.


Bir süre  “ÖCÜ” görmüş gibi baktıktan sonra yüzüme “yaaaaa SALAK demek işte Anne/Meloş Yenge”
Diyerek beni saf dışı bıraktılar ve ekrandaki görüntülere gülmeye devam ettiler.


Evet ben bir “saftirik” olarak doğmuştum ve işin kötüsü öyle de büyüdüm.
Ama her şeye rağmen bunun “çok özel bir durum” olduğunun da farkındayım.


Ve tüm kötü ruhlara buradan selam ediyor ve gökyüzüne bakan yüzümde beliren gülümsemeyle  "Allah ım beni  onlara benzetme"  diyorum!

7 Kasım 2011 Pazartesi

Sebebi(M) Oluru(M) Ağları(M)



Bir blog daha oluşturmamın sebebi, " hayatın içindeki farkındalıklarıma bir türlü engel olamadığımı söylemek istemem nedenlidir."

Nasıl bir cümle oldu bu bilmiyorum ancak, içimin dışımla olan çatışmasını, yazmak dışında bir eylemle sağlayamadığımı biliyorum artık. Konuşmak mümkün değil, kendimle. Ya da konuştuğumu duyurmak, kendime... Olmuyorsa olmuyor işte... Çevremde olup biteni fark edip sus pus oturmam  normal değil..belki her aklıma geleni yazmam da..ama bir seçim yapmam gerektiğinde "susmayı" hiç beceremediğimi  adım gibi biliyorum.

Bana seslenmemin başka yolu yok. İçimi söküp atmanın da.
Kendime dair kendimle yaptığım "pazarlıklar" a da son noktayı koyuyorum bundan böyle.

"Pazarlık" dedim de; bu gün küçük kızımın sorusu karşısında cevapsız kalan bir yanım vardı ki; yazacağım onu da...

Yaz Mel, yaz....


(Resim:http://www.yondenart.com/default.aspx?sanat-galerisi=eser&resim_id=32)