29 Aralık 2011 Perşembe

Gün Bu Gün'dür




Çocukluktan gelen bir durum bu, biliyorum. Annemin üst üste giysiler giydirdiği o soğuk mevsimler nedeniyle alışmış ruhum, üzerimdeki  ağırlıklara. Sanki; bir kat çıktığında üzerimden, hemen üşüyecekmiş gibi ürkek bir ruh hali içerisinde geçmiş yıllar, farkında olmadan. Oysa, üzerinizdekileri atmak hafifliktir.  Belki de bir kat yeterlidir ısınmanıza. Diğerleri gereksiz bir ağırlıktır, belki de.  Bu durumu o an anlayamıyorsunuz tabi, çocuk aklınızla. Ama büyüdüğünüzde..işte o zaman çanlar çalmaya başlıyor içinizdeki mabedinizde. Bir ulvi ses yükseliyor güneşin doğduğu saatlerde ve siz ansızın gözünüzü açtığınızda sabaha,  karşınızdaki  koltukta duran kıyafetlerinizin, üzerinizden sıyrılmış ağırlıklar olmasını diliyorsunuz  gizli bir  yakarışla.
Gün, üzerinizdeki ağırlıkların tek tek çıkartılarak  ve hafifleyerek yaşamanız gereken gündür.
Ruhunuz a  bir karabasan gibi çöküp, elinizi kolunuzu bağlayan  tüm kötü ruhlardan arınıp , sabahın ilk ışıklarında ve yankılanan tınısında kendinizi tekrar bulmak günüdür.

Odanızın penceresini açtığınızda yüzünüze vuran serinlik, geleceğin tılsımlı nefesidir.Ve sizi alır götürür, bambaşka topraklara.
Arınma zamanıdır şimdi.
Yeni yıla, ağırlıklarımızdan kurtularak girmek zamanıdır.
Yeniden doğmuşçasına, o saflıkta ve mutlulukla…

22 Aralık 2011 Perşembe

Enerji Girdabı/Işık



Günlerdir, bir enerji girdabında dönüp duruyorum sanki.
Hani,  iç içe girmiş halkaların dönüp durduğu o görüntü gibi… 
 Yok, bu durum öyle mide bulandırıcı, ya da hafızamı allak bullak eden bir dönme değil.
 Aksine,  döndükçe , üzerimdeki yükleri , aklımdaki  gereksiz kalıntıları söküp atan, ruhumu temizleyen sihirli bir girdap sanki.
Güzel bir şey yani…

16 Aralık 2011 Cuma

Bir "Melek" Gördüm...





Bir melek  gördüm…
Ortaköy'ün sabah ve akşam iş çıkışı saatlerine denk gelen iç içe girmiş trafiğine , her sabah ve akşam Beşiktaş iskelesine ya da ofise kadar uzayan yol boyunca yürüyerek karşı duruyorum. Sabahları ve akşamları yaptığım bu yürüyüşler sırasında,  yaşadığım şehir,  unutulan yanlarını kulağıma fısıldarcasına hep bir konuşma halinde oluyor benimle.   
Yaz başlarında yaşadığım kaza üzerine  oluşan bileğimin hemen üzerindeki kırık nedeniyle, yürüyüşlerim zaman zaman  acı verse de, yine de aksatmadan şehrin ışıkları eşliğinde  ya da güneşin ışıklarını düşürmeye başladığı sabah saatlerinde yürüyüşlerime devam ediyorum.  Bu sırada, hafta içi  her sabah karşı yakadan izlediğim Çırağan Sarayı, yol boyunca uzanan muhteşem duvarları ile yol arkadaşım oluyor sessizce . Ağaçların eşlik ettiği yol boyunca uzanan duvarlarına  ve özellikle yılbaşı nedeniyle özenilmiş güzelliğine hayran kalmamak mümkün değil. Geçmişe kısa yolculuklar yapıp, sarayda yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu düşünüyorum bazen, bir çocuk gibi. Diğer yandan Denizcilik  Meslek Lisesinin önünden geçerken sabah sporu yapan ya da basketbol oynayan öğrencileri gördüğümde, sahip oldukları  enerjilerine hayran kalıyorum. Ve daha bir çok şeye…
Dün akşam yine iş çıkışı ana yola uzanan kaldırımda yürürken, bütün gün süren baş ağrım ve ara ara sızlayan bileğimdeki kırık nedeniyle ani bir kararla taksiye binmek istedim. Aslında, ben yürürken hemen yanımda beliren ve  ağır ağır ilerleyen boş taksiyi görünce  yürüme fikrim aniden “taksiye atla Mel şeklinde” değiştirdi kendini.  Durdurduğum taksinin orta yaşın üzerindeki şoförü ile   günah çıkarır gibi “yakın mesafe ama” tadında kısa bir sohbet sonrasında taksiye  bindiğimde , ilk dikkatimi çeken içerideki mistik koku oldu.

 Genzimi yakan koku  eşliğinde bindiğim taksinin camından  trafiğe takılan araçları  izlerken,  kendi kendime içsel bir serzenişe geçiyorum:  “Yahu yürüsen aynı hızda gidecektin zaten, ne diye bindin şimdi bu taksiye..Bir  de bu ağır koku  tüm gün süren baş ağrını kaça katlayacak şimdi kim bilir” diye şoförün arkasından konuşup duruyorum kendimle.
Arkasından konuşulduğunu hissetmiş gibi davranan şoför sessizliğin içinde  tok bir sesle “38 numara mı ayakkabı  giyiyorsunuz” diyerek o an nasıl cevap vereceğimi bilemediğim bir soruyla bölüyor düşüncelerimi.  Bu soru karşısında evet ya da hayır demekle ben ne kaybederim ya da o  alacağı cevapla ne kazanırı hiçbir şekilde bilemesem de “hayır..37” diyerek, doğruyu söylemekten yana kullanıyorum şansımı. Aslında bileğimdeki kırık ve etrafında hala tam olarak inmemiş olan ödem nedeniyle bu sene içerisinde ömrü hayatımda ilk kez 1 ya da 2 çift 38 numara ayakkabı aldığımı düşündüysem de bunu tabi ki taksi şoförüyle paylaşmıyorum. Aldığı cevap karşısında susan şoföre bir süre sessizce eşlik ettikten sonra,   “neden sordunuz bunu” diyerek meraklı gözlerle bakıyorum.
Aldığım cevap;
“Tek yıldızlısın sen…” oluyor...
 Bu cevap üzerine taksinin içindeki o mistik koku genzimi daha çok yakmaya ve yüzüme hiçbir şekilde bakmadan  konuşan Şoförü daha çok merak etmeme neden oluyor. Hemen ardından verdiği sirke ve tuzu içeren tariflerle ruhumu hafifletecek  çözümü de yapması ve  bütün bunlar yetmezmiş  gibi, ısrarla, söylediği bu tarifleri  en kısa zamanda uygulamam gerektiğini vurgulaması o an benim için şaşkınlıktan öte bir hal alıyor.
“Sağ avuç içini gösterir misin”  diyerek gizemli sözlerine devam ettiğinde   içimdeki ses şaşkınlıktan sukuta yelken açıyor artık. Işığa doğru tutmamı istediği avucumun içine baktıktan sonra  ( evet ,  kendimin bile kendine şaşırdığı bir itaatkar tavırla söylediği şekilde avucumu dikiz aynasına doğru çevirdim)  söyledikleri ve sonrasında kalbime , çevremdeki kişilere ve ruhuma ilişkin yorumlarıyla, 10 dakikalık taksi yolculuğunda beni sayısız derecede şaşırtarak, bu kısacık yolculuğu zihnimde bambaşka yerlere götürüyor.

...
Taksiden indiğimde ne düşüneceğimi bilemez haldeydim. Yıllarca çevremde oluşan ve zamanla yok olan yada bambaşka şekillere bürünen onca insana anlatamamışken kendimi, hayatımda ilk defa gördüğüm ve bir daha göremeyeceğim, hiç tanımadığım bu adam, son yıllarda ve ozellikle son  günlerde  aklımdan geçen ve yaşadıklarım sonucunda sorguladığım bir çok derinliği birkaç cümleyle anlattı bana.
Taksiden inerken  söylediği  “Allah a emanet ol” sözleri  ve ses tonu hala aklımda.
 Avucumun içine baktıktan sonra anlattıklarını, buraya yazmasam da her zaman aklımda olacak.
Hayatın sert virajlarında kendimi sorgulamama sebep olan ve zaman zaman  herkese ve herşeye karşı güvenimi yerle bir eden olaylar yaşadığımda, karşıma çıkan bu ve benzeri bir kaç insan  ve  gizemli sözleri, doğru yolda olduğumu anlattılar her zaman bana.
 Aksinin olması için ya kalbimi ya da ruhumu söküp atmam gerek zaten…
İnsan kılığına girmiş “bir melek gördüm” dün akşam…

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kahve Bahane/Sonbahar


iki kelime yetiyor seni seven kalbi kırmaya sonra roman yazsan ne fayda iki adımda geçiyorsun yalnızlık denen tarafa sonra dağlar aşsan ne fayda. ...


Bir insan kaç yeteneği  birleştirebilir tek bünyede ve kaç  farklı görsellikle  yaşar bu fani dünyayı. Bir çok insan var bu şekilde tanıdığım –tanımadığım biliyorum ama söylemek istediğim çok farklı bir şey.
Elbette ki bir insan zaman içinde bir çok değişik kalıba sokabilir kendini. Saçını kestirir, uzatır, boyatır.  Kılık kıyafette modaya uygun birkaç atraksiyon yapabilir. Ya da ne bileyim, gözüne lens takar birden masmavi bakar dünyaya ya da yeşil. Bir gün mor giyer bir ertesi gün karalara bürünebilir.
Bahsettiğim bu değil.
Bahsettiğim;  “İncir Reçeli” filminde izlediğimde de aynı şeyi düşündürten Halil Sezai nin , hayatın içinde karşıma çıkan karelerde  her seferinde bambaşka “özellikte” olması. Uzun süredir   Türkmax de fırsat buldukça  zevkle  izlediğim “Kahve Bahane ” adlı sitcom da beni her haliyle güldüren bir yetenek olması dışında , yeni çıkan "Seni Beklerken" adlı müzik albümüyle de bünyemde oluşturduğu şaşkınlığı son günlerde  üçe beşe katlamış durumda.
Bu sabah bir çok kez dinlediğim “Sonbahar” ve “Paramparça” isimli şarkıları ile birlikte yine hayranlık katsayımı arttırmış olup, konuyu sizlere kadar taşımamı sağlamıştır.
Yeni bir yüz olmadığını söylemekle birlikte,  gündeme getirmekten büyük bir keyif aldığımı tekrar tekrar belirtmek istiyorum.
İzleyelim: